Irak'ta yeni hükümet, yıllardır çözülemeyen en önemli sorunlardan biriyle karşı karşıya: Devlet otoritesinin dışında hareket eden silahlı gruplar.
İran'a yakın bazı grupların Irak hükümetinden bağımsız hareket ederek bölge ülkelerine yönelik saldırılara katılması, Bağdat'ın komşularıyla geliştirmeye çalıştığı ilişkileri tehdit ediyor. Son aylarda Suudi Arabistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne Irak topraklarından düzenlenen İHA saldırıları bunun en çarpıcı örneklerinden biri oldu.
Iraklı kaynaklara göre, İran Devrim Muhafızları'nın Irak'ta Körfez ülkelerine saldırmak üzere küçük hücreler oluşturduğu ve 20 Nisan-17 Mayıs tarihleri arasında en az yedi saldırının bu yapılar tarafından gerçekleştirildiği bildiriliyor.
Bu durum, Irak'ı istemediği bölgesel çatışmaların içine çekme riski taşıyor. Temmuz sonunda ABD ve Suudi Arabistan, İran’a yakın silahlı grupları hedef alarak Irak topraklarında ortak hava saldırıları düzenledi.
Bağdat yönetiminin karşılaştığı soru artık yalnızca “milisler silah bırakacak mı?” ile sınırlı değil. Irak'ın dış politikasını ve güvenlik stratejisini Bağdat mı belirleyecek, yoksa devletin dışında hareket eden silahlı yapılar mı?
Başbakan Ali Faleh ez-Zeydi, göreve geldikten sonra önceki hükümetlerden daha net bir tutum sergiledi. Hükümet, uluslararası koalisyon güçlerinin çekilmesi için belirlenen 30 Eylül tarihini, silahlı grupların devlet yapısına entegrasyonu açısından kritik bir eşik olarak görüyor.
Zeydi, Irak resmi haber ajansına yaptığı açıklamada hükümetinin hedefini açık bir şekilde ifade etti: “Devletin, silahı tekelinde bulunduran tek merci olmasını istiyoruz.” Temmuz ayında hükümetin bu konuda ilerleme kaydettiğini belirten Zeydi, silahların devlet kontrolüne alınmasını ülkenin geleceği açısından temel reformlardan biri olarak tanımladı.
Güvenlik analisti Dr. Hurşit Dingil'e göre, Zeydi'nin yaklaşımı önceki hükümetlerden belirgin biçimde ayrışıyor. Öte yandan, hükümetin planı daha geniş kapsamlı. Proje, silahlı gruplardaki unsurların belirlenen güvenlik kurumlarına dağıtılmasını da içeriyor. Dingil, 30 Eylül'den sonra plana uymayan gruplara karşı hukuki süreç işletilmesinin öngörüldüğünü vurguluyor.
Ancak bütün grupların aynı noktada olduğunu söylemek için henüz çok erken. Irak'ta etkili siyasi ve dini figür Mukteda es-Sadr’a bağlı Seraya es-Selam ile Şii milis gruplardan Asaib Ehl el-Hak ve Ketaib İmam Ali entegrasyon yönünde adımlar atarken, İran’ın “Direniş Ekseni”ne daha sıkı bağlı Kataib Hizbullah, Ketaib Seyyid eş-Şüheda ve Hareket en-Nuceba silahlarını bırakmaya karşı çıkıyor.
Araştırmalara göre bu ayrım tesadüf değil. Irak siyasetinde ve devlet kurumlarında daha fazla çıkarı bulunan gruplar entegrasyona daha açık davranırken, Tahran’ın bölgesel stratejisine bağlı yapılar Bağdat’ın emir-komuta zincirine girmeye daha fazla direniyor.
Sorunun büyüklüğünü Nuceba örneği de gösteriyor. Katar merkezli El Cezire'nin derlediği tahminlere göre yalnızca bu grubun 8 ila 10 bin arasında savaşçısı bulunuyor. Yapı, füze, İHA, topçu ve ağır silah kapasitesine sahip.
Dingil'e göre İran'ın tavrı da sürecin sonucunu doğrudan etkileyecek. Bu nedenle silahların devlete teslim edilmesi, hem Irak'ın iç güvenlik reformu için hem de Bağdat'ın Tahran karşısında ne kadar bağımsız hareket edebileceğinin bir sınavı niteliğinde.
Irak, son yıllarda komşularıyla ilişkilerinde yeni bir sayfa açmaya çalışıyor. Türkiye ile güvenlikten enerjiye, ulaştırmadan ticarete uzanan iş birliği genişliyor. Kalkınma Yolu gibi projeler, Bağdat'ı Türkiye üzerinden Avrupa'ya bağlayabilecek yeni ekonomik koridorların merkezine yerleştiriyor. Körfez ülkeleriyle ekonomik ve diplomatik ilişkilerin geliştirilmesi de Irak'ın dış politika öncelikleri arasında.
Ancak devlet dışındaki silahlı yapıların bağımsız hareket edebilmesi, bu açılımın önündeki en önemli risklerden biri. Bunun en somut örneği son bölgesel çatışmalarda görüldü. Bağdat, komşularına Irak topraklarının saldırılar için kullanılmasına izin vermeyeceği mesajını verirken, Irak'tan gerçekleştirilen saldırılar ülkeyi Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleriyle karşı karşıya getirdi. Sonuç olarak Irak toprakları dış güçlerin hava saldırılarına hedef oldu.
Dingil, bu tabloyu doğrudan Irak'ın egemenlik sorunu olarak değerlendiriyor: “Silah teslim süreci ve bölge ülkelerine düzenlenen Irak kaynaklı saldırılar, Zeydi hükümetinin önündeki egemenlikle ilgili önemli sınama alanlarını oluşturmaktadır.”
Diğer yandan, konu yalnızca silahlı unsurların üniforma değiştirmesiyle sınırlı değil. Irak'ın geçmiş tecrübesi, milislerin devlet kurumlarına alınmasının tek başına paralel güç yapılarını ortadan kaldırmadığını gösteriyor. Bedir yapılanması, 2003 sonrasında devlet kurumlarına entegre olmasına rağmen eski siyasi ve örgütsel bağlarını büyük ölçüde korudu.
Bu nedenle asıl meselenin silahların nereye teslim edildiğinden çok, emir-komuta yetkisinin gerçekten devlete geçip geçmediği olduğu ifade ediliyor. Bu sınavın sonucu Irak'ın dış politikasını da belirleyecek.
Bağdat, silahlı grupları devlet otoritesi altına alabilirse, komşularıyla yaşadığı güvenlik sorunlarının önemli bir kaynağını ortadan kaldırabilir. Bu durum, Türkiye ve Körfez ülkeleriyle ekonomik entegrasyonun, enerji ve ulaştırma projelerinin ve yabancı yatırımların önünü açabilir. Aksi takdirde, devlet içinde devleti andıran silahlı yapıların varlığı, Irak hükümetinin kendi dış politikasını uygulamasını zorlaştırmaya devam edecek. Milislerin gerçekleştireceği tek bir sınır ötesi saldırı dahi Bağdat'ın yıllarca geliştirdiği bölgesel ilişkileri yeniden krize sürükleyebilir.
Zeydi'nin amacı, silahların yalnızca devletin elinde olmasını sağlamak. Milislerin etkisinin azalması, Irak'ın önünü açabilir.






































