Milli İstihbarat Akademisi Başkanı Prof. Dr. Talha Köse, Terörsüz Türkiye sürecinin yeni aşamasını ve bu sürecin başarıya ulaşmasında Türkiye Modeli'nin önemini kaleme aldı.
- Yaklaşık iki yıl önce, 26 Ağustos 2024'te Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın Malazgirt Zaferi'nin yıl dönümü töreninde Ahlat'taki çağrısıyla başlatılan Terörsüz Türkiye süreci, bugün yeni bir aşamaya geçmiştir. İki yıla varan yoğun çabalar ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) yürütülen komisyon çalışmaları ile temellendirilen bu süreçte, çerçeve yasa "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun" 467 milletvekilinin desteğiyle kabul edilmiş ve Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Yasa ile sürecin sonraki aşamalarına dair net bir yol haritası belirlenmiş ve kurumsal çerçeve şekillendirilmiştir. Çerçeve yasanın büyük bir siyasi mutabakatla onaylanması ve sürece dair kamuoyu desteği, iyimser bir iklimin en önemli göstergeleridir. Türkiye'nin kendine özgü tecrübesi hem bölge aktörleri hem de uluslararası barış ve çatışma çözümleri uzmanlarınca gözlemlenmektedir. Bu tecrübe, uluslararası muadilleri ile benzerlikler taşırken, birçok örnekten önemli ölçüde farklılaşmaktadır.
Terörsüz Türkiye sürecinde gelinen nokta, silahsızlandırma ve tasfiyenin kurumsallaştırılması aşamasına geçişi ifade etmektedir. Ayrıca bu aşama, Türkiye'nin uzun yıllara dayanan terörle mücadele tecrübesi, çözüm girişimleri ve süreç birikimi üzerine inşa edilmektedir. Dolayısıyla Türkiye, toplum ve devlet olarak daha önce tecrübe etmediği yeni bir aşamayla tanışma aşamasındadır.
Bu nedenle, sürecin önündeki yeni aşama, önceki dönemden farklı bir siyasal ve toplumsal yönetim kapasitesi gerektirmektedir. Bugüne kadar daha kapalı bir formatta ilerleyen sürecin kamuoyuna açılması, toplumun, kamu görevlilerinin ve sürecin doğrudan muhatabı olacak kesimlerin yeni döneme hazırlanmasını, doğru bir iletişim stratejisinin kurulmasını ve kamu aktörleri arasındaki koordinasyonun güçlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Diğer bir ifadeyle, terörün tamamen bitmesi yolundaki yeni sınama, terörden arındırılmış yeni dönemin hukuki düzenlemeler, siyasi mutabakat, kurumsal adaptasyon ve toplumsal sahiplenme yoluyla kalıcılaştırılması olacaktır. Bu noktada sürecin enfekte olmadan hızlı bir şekilde tamamlanması büyük önem taşımaktadır.
Bu yönüyle Terörsüz Türkiye'nin başarısı, silahların bırakılmasının ardından terörün yeniden üretilemeyeceği bir siyasal ve toplumsal zemin oluşturulmasıyla yakından ilgilidir. Sürecin Türkiye'nin kendi tarihsel tecrübesi, kurumsal kapasitesi ve toplumsal dinamikleri üzerinden ilerlemesi, aynı zamanda Türkiye Modeli'nin özgün mimarisi ve başarısının en önemli göstergelerinden biri olacaktır.
Terörsüz Türkiye sürecinde silah bırakma, nihai sonuçtan ziyade yeni dönemin kurumsallaşmasını mümkün kılan temel eşiklerden biri olarak değerlendirilmelidir. Silahsızlandırma, güvenlik boyutunda kritik bir aşama olsa da, yalnızca kalıcı bir siyasi ve toplumsal düzen kurmamaktadır. Bundan sonraki süreçte hukuki düzenlemelerin uygulanması, silah bırakmanın ivmelenmesi ve tasfiye sürecinin sahada teyit edilmesi belirleyici olacaktır. Bu nedenle yeni aşamanın temel meselesi, sahada elde edilen güvenlik kazanımlarını hukuki ve kurumsal bir çerçeveye dönüştürmektir.
Bu noktada TBMM'nin üstlendiği rol özel bir önem taşımaktadır. Meclisin süreçteki kritik rolü, Terörsüz Türkiye'nin siyasi ve toplumsal meşruiyet zeminini genişletirken, farklı siyasi aktörlerin ortak bir çerçevede buluşmasına da imkan tanımaktadır. Zira hukuki düzenlemelerin geniş bir siyasi sahiplenmeyle hayata geçirilmesi, hem mevcut aşamanın yönetilmesi hem de ilerideki siyasi dalgalanmalara karşı sürecin sürekliliğinin korunması açısından büyük önem taşımaktadır.
Ancak hukuki düzenlemelerin yapılması ile sahadaki planlamanın işleyişi arasında otomatik bir ilişki yoktur. Çünkü şiddet ve terör tehdidinin belirlediği dönemin idari ve siyasi refleksleri ile şiddetsizliğin kalıcılaştırılacağı dönemin ihtiyaçları farklıdır. Bu sebeple alınan kararların bürokrasiye, uygulama mekanizmalarına ve ilgili aktörlerin davranışlarına yansıması zaman alacaktır. Burada asıl önemli olan, mutabakata dahil aktörlerin bu iradeye bağlı kalmalarıdır. Sonuçta yasayı işletecek ve somut hale getirecek aktörler sahadaki uygulayıcılar olacaktır. Uygulayıcıların yasayı ve yeni süreci sahiplenmesi, olumlu iklimin somut karşılık bulmasının teminatıdır.
Terörsüz Türkiye'nin bu aşamadaki temel sınavı, gerekli hukuki zemini oluşturmak kadar bu zeminin sahada işler hale gelmesini sağlayacak kurumsal uyumu ve eşgüdümü sürdürmektir. Devlet, tesis ettiği güvenliği ve sahada elde ettiği kazanımları öngörülebilir ve kalıcı bir düzene dönüştürme kapasitesine sahiptir. Yeni aşama ile birlikte bu kapasiteyi pratiğe dökmesi gerekmektedir.
Terörsüz Türkiye sürecinin bu aşamadaki temel meselelerinden biri de sahada ortaya çıkan şiddetsizlik ortamının ve tasfiye sürecinin sağlıklı ve kalıcı bir şekilde toplumsallaşmasıdır. Bu noktada sürecin kamuoyuna açılması yeni bir eşik oluşturmaktadır. Önceki aşamada sürecin yönetilmesi temel mesele iken, yeni aşamada anlatı inşası da en az sürecin kendisi kadar önem kazanmaktadır. Kamuoyunun sağlıklı bir tartışma zeminine kavuşturulması, doğru bir iletişim stratejisinin oluşturulması, aktörlerin şeffaf bir biçimde bilgilendirilmesi ve kamu kurumları arasında koordinasyon sağlanması, sürecin asli unsurlarından biri haline gelmektedir. Ortaya çıkacak yeni toplumsal dinamiklerin ve uygulamaların toplum tarafından kabulü ve benimsenmesi, sürecin kamuoyu tarafından nasıl algılandığına, hangi dil üzerinden anlatıldığına ve farklı aktörlerin bu yeni gerçekliğe ne ölçüde uyum sağladığına doğrudan bağlıdır. Aksi takdirde oluşabilecek iletişim ve koordinasyon eksiklikleri, sahadaki gelişmelerin kamuoyuna farklı veya çelişkili biçimlerde yansıması riskini beraberinde getirebilir.
Bununla birlikte, Türkiye'nin elinde önemli bir avantaj bulunmaktadır. Uzun süredir şiddetin yaşanmadığı bir ortam, terörden arınmanın giderek olağanlaşmasına imkan veren yeni bir zemin oluşturmaktadır. Bu durumun ortaya çıkması dahi başlı başına önemli bir kazanımdır. Üstelik söz konusu çatışmasızlık ortamı, Suriye ve Irak'a da yansıyarak süreci destekleyici bir unsur olarak işlemektedir. Bundan sonraki mesele, bu fiili şiddetsizlik halinin geçici bir güvenlik başarısı olarak kalmaması ve daha kalıcı bir toplumsal beklentiye dönüşmesidir.
Yeni aşamada sürecin kamusallaşmasıyla birlikte aktör seti de genişlemektedir. Siyasi aktörler ve kamu kurumlarının yanı sıra medya, akademi, sivil toplum ve diğer toplumsal kesimler de yeni aşamada yaşanacak gelişmelerin nasıl anlamlandırılacağını etkileyen aktörler haline gelmektedir. Dolayısıyla farklı siyasi yelpazeden aktörlerin olumlu veya olumsuz yaklaşımlarıyla kamuoyunu etkileme potansiyeli göz önünde bulundurulmalıdır. Tüm fikir ayrılıklarına rağmen üzerinde uzlaşılması gereken temel husus, terörün sona ermesi ve şiddetsizliğin siyasetin ve gündelik hayatın olağan zemini olarak görülmesidir.
Terörsüz Türkiye'nin yeni aşamasında risklerin ağırlık merkezi de değişmektedir. Silahlı şiddetin gerilemesiyle birlikte sürecin önündeki temel meseleler giderek siyasi mutabakatın korunması, alınan kararların uygulamaya yansıtılması ve dış kaynaklı bozucu etkilerin yönetilmesi etrafında şekillenmektedir. Bu nedenle bundan sonraki dönemde asıl sınav, "oyun bozucu" aktörlerin tekil sabotaj veya provokasyon girişimlerini önlemek kadar süreci bugünkü aşamaya taşıyan siyasi ve kurumsal zemini içeriden gelen sınamalarla aşınmasını engellemektir. Süreci destekleyen siyasi aktörler arasındaki iletişim ve eşgüdümün muhafaza edilmesi, sürecin dayanıklılığı açısından önem taşımaktadır.
Bu husustaki en büyük siyasi risk, mevcut farklılıkların ortak stratejik hedefin önüne geçmesidir. Süreçte sorumluluk üstlenen aktörler arasında siyasal söylem bakımından farklılaşmalar bulunsa da bunlar henüz ortak zemini ortadan kaldıracak düzeyde değildir. Ancak karşılıklı güveni zedeleyen açıklamalar, söylemler veya adımlar mevcut farklılıkları daha derin bir gerilime dönüştürebilir. Dolayısıyla risk, farklı siyasi pozisyonların varlığından çok, bu ayrışmaların kısa vadeli siyasi kazançlar uğruna sürecin uzun vadeli hedefini aşındırmasıdır.
İkinci risk alanı, kararlarla uygulama arasında ortaya çıkabilecek boşluktur. Yeni döneme ilişkin hazırlık ve kurumlar arası koordinasyon eksiklikleri, sürecin temel riskleri arasındadır. Hukuki ve siyasi düzeyde alınan kararların kurumlar arasında yaşanabilecek koordinasyon sorunları nedeniyle sahaya gecikmeli veya tutarsız biçimde yansıması, sürecin öngörülebilirliğini ve kamuoyundaki güvenilirliğini zayıflatabilir. Hukuki düzenlemelerin ve bu düzenlemelerin ruhuyla uyumlu uygulamaların merkezi ve yerel bürokrasi tarafından hayata geçirilmesi, aksama noktalarında ise esnek sorun çözüm mekanizmalarının devreye girmesi sürecin sağlıklı işleyişi açısından önemlidir. Bu nedenle kurumsal eşgüdüm, yeni aşamada sürecin sürekliliğinin temel şartlarından biri haline gelmektedir.
Dış riskler ise potansiyel riskleri daha görünür hale getirebilir. Türkiye'yi bölgede sınırlamak, dengelemek veya çevrelemek isteyen ülkelerin faaliyetleri sürecin en önemli dış riskidir. Bölgesel belirsizlikler ve dış aktörlerin "oyun bozucu" müdahaleleri, özellikle içeride siyasi veya kurumsal uyumun zayıfladığı dönemlerde daha etkili hale gelebilir. Örgüte bağlı bazı alt gruplar ve lider kadrodan bazı isimler, dış aktörler tarafından sürece karşı davranma konusunda teşvik edilmeye çalışılacaktır. Bu konuda farkındalık ve soğukkanlılık önemlidir.
Bu nedenle Terörsüz Türkiye'nin önündeki temel risk üç düzeyde ortaya çıkmaktadır: Siyasi alanda mutabakatın aşınması, kurumsal alanda kararlarla uygulama arasındaki mesafenin artması ve dış alanda bu kırılganlıkların istismar edilmesi. Yeni aşamanın başarısız olması ihtimali ve dayanıklılığı, büyük ölçüde bu üç alanın aynı anda yönetilebilmesine bağlıdır.
Sonuç olarak gelinen aşama, Terörsüz Türkiye'nin özgün bir "Türkiye Modeli" olarak kavramsallaştırılmasına imkan veren temel unsurları daha görünür hale getirmektedir. Bu modelin ayırt edici yönü, sürecin dışarıdan aktarılan reçetelere veya üçüncü tarafların arabuluculuğuna değil, Türkiye'nin kendi tarihsel tecrübesine, kurumsal kapasitesine ve toplumsal dinamiklerine dayanmasıdır. Güçlü devlet kapasitesi, demokratik meşruiyet, toplumsal sahiplenme ve kurumlar arası koordinasyon, modelin temel mimarisini oluşturmaktadır.
Ancak bu modelin potansiyel başarısı, onu ortaya çıkaran siyasi ve güvenlik dinamiklerinden ziyade, farklı koşullar altında sürdürülebilir olup olmadığıyla ölçülmektedir. Bu nedenle Türkiye Modeli'nin asıl sınavı bundan sonra verilecektir. Bölgesel krizlere, siyasi söylem farklılıklarına ve uygulamada ortaya çıkabilecek aksaklıklara rağmen ortak istikametin korunması, sürecin dönemsel bir siyasi mutabakatın ötesine geçerek kalıcı bir toplumsal ve kurumsal zemine yerleşmesini mümkün kılacaktır.
Bu açıdan Türkiye Modeli'nin başarısı, terörün sona ermesini yalnızca bir güvenlik sonucu olarak bırakmayıp, bunu hukuki kurumsallaşma, siyasi mutabakat ve toplumsal bütünleşme üzerinden kalıcı bir düzene dönüştürebilme kapasitesiyle ölçülecektir. Nitekim sürecin esas hedefi, terörün ve şiddetin ürettiği zemini kalıcı biçimde ortadan kaldırmak ve ortak aidiyet ile toplumsal güveni güçlendirmektir. Dolayısıyla Türkiye Modeli, süreci bu aşamaya kadar başarıyla getirdiği gibi söz konusu nihai amaca da ulaşacak potansiyele sahiptir.





































